Karakter

I. Karakterin Önemi ve Niteligi
Senaryo yazarligina yeni baslayanlarin karsilastiklari en büyük sorunlardan bir tanesi etkin ve ilginç karakterler yaratma sorunudur.
Öykü, çatisma içindeki karakterlerin eylemlerinden dogdugu için karakter yaratma meselesi son derece önemlidir. Karakterler dogruysa, öykü dogal olarak onlarin olusturduklari yapi içerisinde gelisir. Karakterler dogruysa, olaylari kontrol altina almaya ve kendi öykülerini yazmaya baslarlar.
Burada seyirci ilgisi ve özdeşleşme de önemlidir. Psikolojik bir süreç olan ‘başkalarinin duygularını anlayabilme’ ve özdeşleşme yoluyla, karakterlerle sıkı ilişki içine gireriz.

II. Etkin Karakterlerin İşlevsel Bir Yapıya Kavuşturulmasında Belli Başlı Yöntemler ve Kurallar
Etkin karakteri islevsel bir yapiya kavusturmanin bazi yollari vardir.
-Kisilik Duygusu
-Inanilirlik
-Davranis
-Belirsizlik
-Dogrulamak
-Motivasyon
-Çekicilik
-Güçlü ve Varlik sahibi olma
-Essiz ve bireysel olma
…gibi.

III. Kişilik Duygusu
Kisilik duygusu, karakterlerin gerçek kisilermis gibi bir duygu uyandirmalari olgusunu anlatir. Yani karakterler sadece öykü için yaratilmis olduklarini hissettirmezler. Geçmisin yogurdugu birer kisilige ve öyküye sahip olduklari izlenimini verirler. Yazarin kuklasi gibi görünmek yerine, kendi hayatlarini ve kaderlerini çizmek çabasi içerisindeler.
Bunu saglamak için gerçek kisiler birer model olarak alinabilirler. Ya da degisik kisiler bir kiside birlestirilebilirler. Kendimizden ve yakinlarimiz hakkinda bildiklerimizden yola çikmak, TV ve Sinemada karsilastigimiz tiplerden yola çikmaktan daha iyidir.

IV. Karakterin İnanılır Olması
Inanilirlik ilkesi geregi, karakterler inanilir olmalidir. Davranislari; kisilikleri, bildikleri ve bizim onlar hakkinda bildiklerimizle uyum içinde olmalidir. Hareketleri, filmin (kültür) dünyasi ile tutarli olmalidir. Çünkü öykünün inanilirligi, karakterlerin inanilirligina baglidir.
Karakterler, film kosullarinin çagristirdgi güçlü duygu ve heyecanlari verebilecek çok yönlü kisiliklere sahip olmalidirlar.

V. Karakterin Davranışları
Karakterlerin davranislari önemlidir. Film karakterleri, davranislariyla, neyi nasil yaptiklariyla ve söyledikleriyle nitelendirilirler; karakter olmaya baslarlar.
Senaryo yazari, roman yazarinin lüksüne sahip olmadigindan, karakter kesin, ayirt edilebilir ve herseyden önce davranissal bir yöntemle sunulmalidir. Konusma uslubu, kullandigi sözcükler, tavirlar, giyim biçimi… bunlar biraraya geldiginde kisiye bir anlam/deger biçmemizi saglayan ögelerdir.
Dressed to Kill’in giris bölümündeki kadin karakterin çizilisini animsayin. Iki kez, bir kere ogluyla, bir kere de psikologuyla konusur. Bunun disinda onu davranislari ile taniriz: Banyoda mastürbasyon, haz aldigi süpheli olan bir sevisme sahnesi, müzede yanina bir erkek oturunca ayaklarinin oynamaya, sallanmaya baslamasi, sevistigi erkege anlamli sözlerin yer aldigi bir not yazmaya çalismasi, eldivenini, evlilik yüzügünü, külodunu ve sonunda da hayatini kaybetmesi… Mimikler, jestler, hareketler, giyim kusam, nesne ve olaylara yönelik tepkiler… bütün bunlar karakteri olusturmakta son derece etkili olmus, bir kisilik duygusu yaratmistir. Öldürülüsüne çok da kayitsiz kalamadigimiz bir kisilik.
Senaryo yazari bazen tanimlar verir. Bunlar karakterin kendisinden oldugu kadar baskalarinin söylediklerinden de kaynaklanabilir. Yurttas Kane filminin basinda Kane hakkindaki haber bültenini animsayin.
Karakterlerin birbirlerine karsi gösterdikleri davranislar da bize bilgi verir. Onlari tanimamizi saglar. Örnegin neyi (ne tür davranislari, tavirlari, kisilikleri) sevip sevmedikleri ortaya çikar. Örnegin kimler karakterimizin dostu, kimler düsmani?…Bunlar hep karakteri üreten seylerdir. Vampirle Görüsme’de Brad Pitt ve Tom Cruise birbirlerini karsilikli olarak nasil kuruyor, digeriyle mücadele ederken kendilerini belirginlestiriyorlarsa; Seven’de de Brad Pitt’le Morgan Freeman birbirlerini iliskileri içerisinde öyle kuruyorlar. Yardimci karakterleri de unutmayin. Vampirle Görüsme’de küçük kizin olay örgüsüne dahil olmasiyla ve karakterlerden birine (Brad Pitt’e) daha yakin durmaya baslamasiyla, izleyicinin Tom Cruise’a mesafesi nasil artiyorsa; Seven’de Brad Pitt’in karisinin Morgan Freeman’a yakin durmaya baslamasiyla, Brad Pitt’in aslinda çocuk kalmis bir yetiskin oldugu da daha belirgin biçimde hissedilmeye baslaniyor.
Kisacasi: Brad Pitt olmadan, ne Morgan Freeman Morgan Freeman, ne de Tom Cruise Tom Cruise olurdu; ve de tersi.
Unutmayin: sözünü ettigimiz bu seyler görsel olarak, açik ve davranissal yöntemlerle sunulmalidir.

VI. Karakterin Belirsiz/Bilinmeyen Yönleri
Etkin karakterlerle ilgili bazi belirsizlikler vardir. Hersey önümüze hazirlop konulmaz. Gerçek kisilerde oldugu gibi, karakterlerin de bilinmeyen, gizli yönleri vardir. Hersey yerli yerinde ve açik görünse de, onlarda daha pek çok seyin varoldugunu hissederiz. Bu belirsizlik izlenimi, kendi duygu ve motivasyonlarimizi karaktere yansitabilme olanagi saglar. Yani izleyici, karakterin bilinmeyen yönlerini kendi tahminleri, hatta kendine iliskin imgesiyle doldurur.
Karakterin gizli kalan bir yönünün son derece önem tasidigi filmlerden bir tanesi, derste izledigimiz Dressed to Kill filmidir. Psikologun çift kisilikli oldugunu bilmez, onu sadece heteroseksüel erkek yönüyle taniriz. Michael Caine hakkinda bilmedigimiz sey, içinde, heteroseksüel yönünü kiskirtan kadinlari öldürmesini emreden ikinci bir kisiligin, gerçekte olmayi istedigi kadin kisiliginin yattigidir. Bu, filmin basinda islenen cinayetin aydinlanmasindaki en önemli noktadir. Bu gizli yön olmadan, filmin doruk noktasi da mümkün olmazdi. Doruk nokta, bu gizli kisiligin açiga çikmasiyla ve fahise kizin katilin adini ararken aslinda katilin kucagina düsmüs olmasiyla mümkün olmustur. Böylece temel sorun/çatisma’nin (Katil kim? Tek görgü tanigini yokedebilecek mi?) doruk noktaya (Katil etkisiz hale mi getirilecek ? Yoksa tek görgü tanigini yok mu edecek?) dönüsmesi ve baglanmasinda, psikolok karakterinin gizli yönü temel araç olmustur.

VII. Karakterin Kendini Doğrulaması
Karakterleri basitçe iyi ya da kötü olarak degil, geçmis deneyimlerin sekillendirdigi kisilikler olarak alip islemek gerekir. Birisinin geçmisini biliyor ve bu geçmisin kisiligi üzerindeki etkilerini görüyorsak, yaptiklarini psikolojik açidan hakli bulabilir ya da en azindan anlayabiliriz. Dolayisiyla karakter kendisini dogrulamis olur: Kendini dogrulama ilkesi budur.
Kötü adamlar bile sadece ‘kötü kisiler’ degildir. Benlikleri dogrultusunda hareket eden çok yönlü kisilerdir. Bu, hareketlerinin nedenini anlayabilmeye ve onlari dogrulayabilmeye yardimci olur. Bunu ihmal edersek, kötü karakterlerimiz fazlaca düz kalir. Eylemlerinin motiflerini anlamamaya, hatta davranislarini budalaca bulmaya baslayabiliriz: Michel Chion’un bir senaryo yanlisi olarak saptadigi “budalaca hareket eden kisiler” sorunu tam da böyle bir ihmalkarliktan dogar.

VIII. Karakterin Motivasyonu
Karakterlerin öykü boyunca yaptiklari hareketlerin altinda uygun bir motivasyon yatar. Diger bir deyisle: Karakterlerin amaçlarinin ve davranislarinin arkasinda mantikli ve anlamli bir “neden” vardir. Bu istek ve niyetler, kim olduklari ve öykü içinde bulunduklari kosullara baglidir.
Motivasyonlar dinamiktir. Karakterlerin hareketlerinin temelini olusturur ve onlari yönlendirirler. Bazi motivasyonlar köklüdür, yasamin tüm akisini yönlendirirler. Bazi motivasyonlar ise duruma baglidir. Öykünün gelisimine bagli olarak degisirler.
Motivasyonlarin yapisi tutarlilik gösterir. Bu nedenle karakterlerin hareketlerini dogrularlar.
Yazar, karakteri yönlendirecek bazi motivasyon dinamikleri belirler. Dahasi, yazar, karakterlerin (mantikli ve tutarli) amaçlarina ulasmalarini saglayacak motivasyonlarla ilgilenmek zorundadir.
Karakterin amaci mastar fiille belirlenir: “…..-mak/-mek”.
-Suçluyu yakala-mak
-Cinayet kanitini ele geçir-mek
Bunlar film boyunca karakterin aksiyonlarini belirleyen genel amaçlardir. Ancak, daha durumsal aksiyonlari belirleyen de gene amaçlardir:
-Napalm bombalarindan kaç-mak
-Bozulan motoru tamir et-mek
Genel amaç: Hayatta Kalmak Durumsal amaç: yanan binadan bir çikis bulmak
Karakter öykü içinde bir amaçtan digerine ilerledikçe, yazar her amacin arkasindaki motivasyonun hem karaktere, hem de duruma uygun olmasini saglar.
Bu nedenle kendinize sik sik sormalisiniz: Karakterim bunu niye yapti? Tepkisi asiri mi, yoksa az mi? Tepkisi, verilmek istenen ruh halini tam olarak yansitiyor mu? Tutarli mi, degil mi? Vs.
Bu arada: aksiyonu dogrulayabilmek adina motivasyon ararken, “karakterim sarhostu, esrar çekmisti, ne yaptigini bilmiyordu” gibi bahaneler uydurmayin sakin. Seyirci bunlari yutmaz. Karakterin degil, yazarin esrari fazla kaçirdigini düsünecektir: “Çekmis çekmis yazmis!” Bu tür açiklamalar öykünün genel yapisiyla tutarliysa durum degisir elbette. Örnegin Gemide filminde oldugu gibi. Burada karakterlerin uyusturucu etkisi altinda hareket etmeleri, bir dizi kriz/bunalim, çeliski va çatismanin zeminini saglar. Kimi gençlik filmlerinde ise genel motivasyon bizzat motivasyonsuzluktur. Hayatta yapacak bir sey yoktur, o yüzden de nasil esiyorsa öyle yasanmaktadir. Örnegin Trainspotting’de oldugu gibi. Ancak yine de filmin bir dramatik hedefi ve kisilerin bir tutarliligi vardir. Bu, pek çok durumsal motivasyonun yaratilmasina bagli: kiz tavlamak, eroin bulmak vs…. Herseyin ötesinde, film kahramaninin temel amaci, motivasyonsuzlugu yenip, kendine hedefler bulmaktir; vatan ve millete olmasa bile, kendine faydasi olan biri olmaktir. Dolayisiyla filmin çatismasi “bu hayattan kurulabilecek mi?” sorusu ve bu soruyla ilgili bir dizi sinavin atlatilmasi (uyusturucu tedavisi görmek, is bulmak, düzenli bir hayat kurmak) üstüne kuruludur. Kahraman bu isi bir ara kiviracak gibi görünse de sonunda vazgeçer: “Ev sahibi olmayi seç, televizyon sahibi olmayi seç, evlen, çoluk çocuga karis, bankada hesap açtir… hayati seç!… Pekiyi ama böyle birseyi neden yapayim ki?”

IX. Karakterin Klişe Olması Sorunu
Klise karakterler yaratmak kolay, klise olmayan karakterler yaratmak ise zordur. (Bu lafin kendisi de biraz klisedir aslinda)
Klise karakterler basit, tek boyutlu, yapmacik ve fazlaca belirgindir genellikle. Bunlar kolayca tanimlanabilirler:
-yoksul sanatçi
-alkolik muhabir
-arayistaki sair
-dar görüslü serif
-deli profesör
-altin kalpli fahise
Klise tiplerin bir avantaji, seyirci tarafindan kolayca taninmalaridir. Fakat burada taninan, klisedir aslinda, karakter degil.
Klise tiplerin türleri vardir. Örnegin esas oglanin yaninda gezinen, ama onun kadar zeki ve akilli olmayan erkek. Buna “Ikinci Adam” da deriz. Genellikle filmin sonunda, esas kiz kadar güzel ve uyanik olmayan “Ikinci Kiz”i alir. Dokunmayin Sabanima filminde Kemal Sunal esas oglandir ve filmin esas kizina (Ahu Tugba) ilgi duyar. Bu ilgiden kaynaklanan girisimler bir dizi komik duruma neden olur. Bir de Kemal Sunal’in yaninda yer alan ve onun kardesini canlandiran bir yardimci erkek karakter (Haluk Akçatepe) vardir. Bu küçük kardes Kemal Sunal’a oranla daha çok itilir kakilir ve Kemal Sunal’a oyun oynayayim derken her defasinda salak durumuna düser. Otoriter babanin (Hulusi Kentmen) estirdigi teröre karsin filmin sonunda Kemal Sunal güzel ve akilli kizla evlilik izni koparir. Samar oglani olan erkek kardes de bu sirada hizmetçi kizla bir iliskisinin oldugunu itiraf eder. Otoriter baba basta biraz kizsa da (tokatlar esliginde: “Neeeeee? Sennn de mi?… Vayyy ittt! Vayyy esssekk!”) sonunda ona da evlenme izni çikar (Hem döver, hem severiz netekim). Çifte dügün mutlulugu yasanir. Herkes hakkettigine kavusmustur.
Özgün tipler ise köklesmis bir tipin ilkörnekleridir (arketipleridir). Biriciklikleri o kadar önemlidir ki, tümüyle özgün bir tipi temsil ederler. Sonradan onlarin çok sayida taklitkleri yapilir. Örnegin Faust, Othello ve Don Kisot gibi.

X. Güç ve Varlık
Karakterler güç ve varlik tasiyor olmalilar. Tabi ki kastedilen Karakterin Mike Tyson gibi dolar milyoneri ve kodu mu oturtur cinsinden olmasi degil. Sözü edilen karakterin anlati içerisindeki islevini yerine getirebilecek niteliklere sahip olmasi ve rolü içerisinde siliklesip kaybolmamasi. Diger bir deyisle, karakterler öyküyü ve çatismayi tasiyabilecek kadar güçlü olmalidirlar. ‘Zayif’ karakterler bile zayifliklarini güçlü bir sekilde ortaya koymali.

XI. Karakterin Çekici Olmasi
Karakterler çekici olmali, çekicilik tasimali. Fakat bu, onlar Cindy Crawford, Michelle Pfeiffer, Cameron Diaz ya da Tom Cruise, Brad Pitt, Antonio Banderas gibi olmalilar anlamina gelmez. Diger bir deyisle, burada çekicilik, sadece dis görünüsten kaynaklanan cazibe anlamina gelmemektedir. Bu daha çok, ilgimizi çeken farkli kisilikler olmalari gerektigi anlamina gelir. Bunlar yasamlari ve sorunlariyla ilginç, merakimizi uyandiran bir biçimde ugrasirlar. Seven’deki yasli zenci dedektif (Morgan Freeman) bu anlamda (olgun erkekleri tercih ederim dedirtecek kadar) çekicidir. Kent yasami, meslegi ve gündelik hayatin sorunlariyla ilgilenmenin kendine has bir yolunu gelistirmistir. Bu onu çekici, hatta karizmatik kilar.
Bu arada sadece iyi ana karakterin degil, kötü ana karakterin de çekici olmasi öykünün yararinadir. Heat ve Face/Off ‘daki kötü karakterleri animsayalim. Ayrica Leon’daki acimasiz, esrarkes ve rüsvetçi polis (çekici, karizmatik, ve zeki erkek) Gary Oldman var.
Faye Dunaway, bazi ünlü mankenler ya da aktrisler kadar güzel olmamakla birlikte, son derece çekici kadin portreleri sunar- Bonny & Clide, Kondor’un Üç Günü, Arizona Rüyasi. Önemli olan güzellikten önce, karakterin bir Aura, bir haleye sahip olmasidir. Bu da sadece fiziksel çekicilikle olabilecek bir sey degildir. Bilmem James Dean filmlerini izlediniz mi? Anti-kahramanlari canlandirmis olan Dean’in çekiciligi günümüzde dahi geçerlidir. Onu çekici kilan yakisikliligi kadar zayifligi, kirginligi ve hüzünlü halidir. 1950’lerin Refah Toplumunda (Eisenhower dönemi Amerika’sinda), parlak yüzeyin altinda gizlenen esitsizliklerle ve hayal kirikliklariyla Don Kisotvari bir mücadeleden asla vazgeçmez. Asiligi, ne olursa olsun adaleti savunmasi ve siradan insanlarin mutlulugu için kendinden bile vazgecebilmesi, onu çekici kilar. O, kaybedenler kulübünün parlak atesidir.
Iskoçyali filmindeki ana karakter, sadece uzun saçli ve yakisikli bir erkek degildir, ayni zamanda ona özgünlük ve karizma veren ve degisik bir yasam tarzi izlemesini gerektiren ölümsüzlüge sahiptir. Ayni oyuncu, bu kez Metro (Luc Besson)filminde kisa, daginik ve saman sarisi saçlara sahiptir. Fakat yine çekicidir. Metronun yeralti dünyasinda marjinal bir hayat sürer. Kaykaylarla ortalikta gezinip ufak tefek zararsiz hirsizliklarla geçinir… Bu onu, dogrudan yakisikliliktan kaynaklanmayan bir çekicilige büründürür. Ilginç bir tiptir yani… zaten Isabelle Adjani de ona hasta olur .

XII. Karakterin Eşsiz ve Bireysel Olmasi
Karakter, essiz ve bireysel olmali.
Etkin karakterler bireysellesmis özellikleri ve kendine özgü nitelik ve üsluplariyla esi olmayan karakterlerdir.
Sarlo, Komser Kolombo, Annie Hall, Kwai Köprüsü’ndeki Albay Nicholson, 2001 Uzay Macerasi’ndaki bilgisayar HAL burada akla gelecek örneklerdir.
Karakterlerdeki bazi özellikler, digerlerine göre daha fazla vurgulanirlar. Izleyici karakterlerle ilgili olarak öncelikle bunlari animsayacaktir.

XIII. Karakterin Belirgin Kılınmasında Etiketleme Yöntemi
Karakteri bireysellestirmenin bir yolu, onu bazi özel simgelerle, tavir, jest ya da giyim tarziyla, veya davranis ve konusma biçimiyle etiketlemektir. Bunlar, bir taklitçinin karikatürize ederken abartacagi cinsten seyler olabilir: sive, sismanlik, daginik saç…
Etiket, özellestirirken, abartiya kaçmamalidir. Çünkü abarti kolayca sululuga dönüsebilir.
Bazi etiketleme örnekleri verelim:
-Iyi, Kötü ve Çirkin filminde mizika çalan silahsör kovboy.
-Uzay Yolu’ndaki Mister Spok’un sivri kulaklari ve yesil kani. (Kani yesildir, çünkü insan kani gibi demiroksit bazli degil, bakiroksit bazlidir, dizideki açiklamaya göre.)
-Sherlock Holmes’un büyüteci.
-Sarlo’nun (Charlie Chaplin) bastonu, biyigi, sapkasi, yürüyüsü… kisacasi herseyi. (Sarlo filmleri sizi sadece güldürüyor, ama aglatmiyorsa, bir sorun var demektir. Sarlo, kalpsiz bir dünyanin kalbidir.)
XIV. Karakteri İzleyiciye Tanıtmanın/Sunmanın Yolları
Karakterler bize degisik yollardan tanitilir. Ama yine de karakteri tanitmanin bazi kurallari vardir.
Bazi karakterler yavas gelisir. Onlari agir agir tanimaya baslariz. Bunlari tanimak filmin gelisimiyle mümkün olur. Yine de yazar, genellikle o karakterle ilgilenmemiz ve hemen bir duygu bagi kurmamiz için, onun ana özeliklerini çok çabuk olusturur.
Yazar, önemsiz karakterleri de hemen tanitabilmenin yollarini bulur. Bunlar perdede kisa süre için göründüklerinden, gelisimlerini görmek oldukça güçtür.
Karakterleri tanitmanin bir yolu, onlara ait mekanlari serimlemek olabilir. Örnegin söyle bir sahne düsünün: Sahne basit bir açilmayla baslar ve kamera hemen agir biçimde kaydirma yapar. Bir odanin içerisinde gezinmekteyiz. Rastgele çikarilip firlatilmis bir çorap… çikarilirken ters yüz olmus bir pantalon… egri bügrü bir Cola kutusu… üzerinde matematik formülleri olan kitap ve defterlerin birbirine girdigi karma karisik bir masa… bir bilim kurgu romaninin kapagi…. bir King Kong maketi…. bir Pamela Anderson posteri… yatagin altinda duran bir Playboy dergisi… çok sayida CD ve kaset… bir Metallica çikartmasi…. bir Baseball sapkasi ve sopasi… bir otomobil sporlari dergisi… bir çift ayak…Amerikan bayragi motifli yorgan boyunca kaydirma… saçlari darmadagin ve horlayarak uyuyan 13-14 yaslarinda bir çocuk… üstünde süpermen simgesi olan bir piyamasi vardir. ..
Karaktere iliskin kafanizda birseyler olusmustur sanirim.
Insanlari bir konuda seçim yapma durumunda birakmak da kisiligi sergilemenin bir yolu olabilir: Adam karsidan karsiya geçerken hemen yani basinda yasli bir kadin vardir. Kadin geçmeye çalisir ama korkar. Adam iki adim atar, kadinin oldugu tarafa bakinca duraksar, geri döner, kadina gülümseyerek bir seyler söyler, kadin da saskin ama sevinçle gülümsedikten sonra, adamin koluna girer ve birlikte karsiya geçerler… Ne iyi niyetli bi adam, di mi?

Insanlari herhangi bir isle ugrasirken göstermek de hayatlari ve ilgileri konusunda bir fikir verir.
Thelma&Louise filminin hemen basindaki sahneyi animsayin. Ise gitmek üzere hazirlanan bir adam, ona kahvalti hazirlayan bir kadin. Adamin kadini asagiladigi, kadinin ise sürekli alttan almaya çalistigi bir konusma. Karakterlerarasindaki bu iliski, bu iliski çerçevesinde yaptiklari ve söyledikleri, ve ortamin bu siradaki gergin/münakasali hali… iste bütün bunlar bize karakterleri sip diye çiziverir. Sadece son sözü degil, genellikle bütün sözleri söyleyenin erkek oldugu, erkegin basarisindan yararlanabilme karsiliginda kadinin ona hizmet ettigi bir üst-orta sinif Amerikan ailesinin tipik fertleriyle karsi karsiyayiz. Ise gitme vakti sirasinda koparilmaya çalisilan bir izinden çikardiklarimiz bunlar.
Müzik Kutusu adli film, karakterin sunulusunun etkili ve ekonomik serim açisindan tasiyabilecegi önemi son derece iyi somutlastiran bir örnek. Filmde eskiden iskenceci olan yasli bir adam, onun kizi ve de kizinin çocugu, yani torunu arasindaki dostça ve samimi iliskiler anlatilir. Film, dedenin iskenceci geçmisinin ortaya çikarilmasi süreci üstüne kuruldugundan, dedenin sunulusu bu gizin sona kadar ortaya çikmamasi ya da en azindan bize inanilir görünmemesi açisindan son derece önemlidir. Çünkü dedenin iyi biri olduguna dair inacimizi erken yitirdigimizde, onun iskenceci oldugunu belgeleyen fotograflarin bulunmasi üstüne kurulu olan doruk noktanin çarpiciligi azalirdi. Bu nedenle dedenin sunulusu önem kazanmaktadir: dede, torunuyla oynayan, sevecen ve son derece yumusak biridir. Sözgelimi her sabah torunuyla jimnastik yapip onunla sinav çekme yarisina girisir. Ileri yasina ragmen de torununu hep yener ve onunla hafiften alay eder. Bu yasli adami severiz; ilkeli, ama ilkeli oldugu kadar da tonton biridir. Iskenceci oldugu iddialari ortaya atildiginda, buna pek inanmayiz. Bize sunulmus olan karakterin iskenceci olmasi pek olasi görünmez bize; yani dede ve iskence sözcüklerinin biraradaligi biraz zorlama görünür. Filmin sonuna kadar dedeye duydugumuz inanç, onun iskence ettigini gösteren fotograflarin ortaya çikmasiyla tam anlamiyla sarsilir. Son ana kadar buna ihtimal vermemis, onun aklanacagi ani beklemistik. Ancak dedenin en sevdigi iskence yöntemine ilskin ipucu, daha torunuyla oynarken bize sunulmustu: Dede, insanlari öldürmeden önce onlara bir son bir kurtulus sansi verirmis. Onu sinav çekme yarisinda yenenleri öldürmeyecegine dair söz veriyormus. Ne var ki, isin içinde ufak bir numara da var: insanlara süngüler üzerinde sinav çektiriyormus. Dede kurbandan önce yorgun düserse kurban kurtuluyormus. Ancak dedenin performansi çok üstünmüs. Dedenin bir türlü yorulmamasi ve kurbanlarin da daha fazla dayanamamasi sonucu, kurbanlar süngülerin üzerine düsüp can veriyormus. Dedeyi yenen hiç olmamis. Karakteri sevimli ve ileri yasina ragmen dinamik biri olarak tanitmanin basit bir araci olan sinavlar, dedeye olan inancimizi sarsan en önemli kanita da dönüsür böylece. Karakterin tanitiminda önemli bir islev yerine getiren sinavlar, onu sonda iskenceci olduguna inanmamizin ve sarsilmamizin da araci olur.

XV. Karakterin Gelişim Göstermesi ve Değişmesi
Karakterler gelisim ve degisim gösterirler.
Karakteri olusturmak bir süreç isidir. Karakterler edindikleri deneyimlerle gelisirler. Diger karakterlerle iliskileri ve olaylar onlari sekillendirir.
Yeni bir gelismenin gerçeklesme olasiligi ve karakterde onda gördügümüzden daha fazlasinin bulundugu duygusu, içten ve örtük de olsa her zaman vardir.
Filmin gelisimine kosut olarak karakteri tanidikça giderek onunla daha çok ilgilenmeye baslariz.
Baba filminde, mafya ailesinin genç üyesi Michael, basta ailenin isledigi cinayetlerin karsisindayken, sonradan degiserek bu eylemleri yöneten acimasiz biri olur.
Guguk Kusu’ndaki hareketsiz ve pisirik kizilderili, sonda isyan edip, koca cüssesi ve gücüyle duvari yikip tutsaklarin kaçmasini saglar.
Thelma ve Louise’deki bir zamanlarin evhanimi Thelma, sonlara dogru, eski hayatima dönemeyecek kadar degistigini ifade eder. (Kocasi olacak o herife dönmemesi, uygar dünya adina sevindiricidir)

XVI. Karakter ve Değer Yargıları Çatışması
Deger yargilarinin çatismasi karakterlerde sikça görülen bir özelliktir. Çogunlukla kisisel deger yargilari, istekler ya da zevkler çatisir. Öykülerin iç gelisimleri genellikle bu tür çatismalardan dogar.
Kisilerin çeliskileri, açmazlari ve zaaflari sözkonusudur.
Boileau’un önerisi sudur: “Yüce Ruhlara Bazi Zayifliklar Verin”.Bu onlari daha gerçek kildigi gibi, çatismanin dallanip budaklanmasini, yani öykünün daha iyi ve çokyönlü gelismesini saglar.
Seven’daki karakterlerin zayifliklari ve çeliskileri nelerdir, bir animsayin bakalim. Brad Pitt, kararli ve güçlü görünmekle birlikte, fevri davanir ve fazla duygusaldir. Morgan Freeman ise, çok güçlü görünmesine ragmen, sonda bir açik verip, katile tokat atmaz mi? Oysa daha önce hiç bir sekilde siddet göstermemis ve hep akliyla hareket etmistir, duygulariyla degil. Freeman, Brad Pitt’i o kadar iyi tanir ki, onun, sadece karisinin degil, henüz dogmamis çocugunun da öldürüldügü fikrine dayanamayip katili öldürecegini sezer. Bunu sezdiginde, aklin yapabilecegi hiçbirsey yoktur. Akil ve mantigin durduramadigi seyler ise bize aci verir. Katil, Brad Pitt’i punduna getiren -ve oyunu kaybettirecek olan- cümleyi (“Çocugunu yanlislikla öldürdüm, karinin hamile oldugunu bilmiyordum” cümlesini) söylediginde, Morgan, en korktugu cümlenin söylenmis olmasindan kaynaklanan çaresizligine dayanamaz ve katile tokati yapistirir. Aslinda dayanamadigi ve karsisinda çaresiz kaldigi sey, olayin gidisatini sezmis olmasi ama bu gidisati durduramayacagini da bilmesidir. (Olacaklari bilmek ama onlari önleyememek, Truva’li Kassandra’ya tanri Apollon tarafindan verilen cezaydi. Kasandra onunla evlenme sözü vererek gelecegi görme yetisini elde eder, ancak bu yetenegi elde ettikten sonra onunla evlenmekten cayar. Kendisine yapilan yamuga çok kizan Apollon ise Kassandra’nin agzina tükürerek onu cezalandirir: Gelecegi görmeye devam edecek, ama agzindan çikan sözlere kimse inanmayacaktir. Kassandra Truva’nin basina gelecekleri önceden görür, ama kimseyi buna inandiramaz. Olacaklari önceden bilmesine ragmen önleyemez. Bu korkunç bir aci çekmek anlamina gelir. Pek çok melodramin basarisi, izleyiciyi Kassandra konumunda tutmasindan kaynaklanir: izleyici olacaklari anlar, ama karakterler israrla o sona dogru ilerler, hem de seve seve yaparlar bunu) Fakat, Freeman bu davranisiyla, Brad Pitt’in inanmakta henüz tereddüt ettigi katilin iddiasini da dogrulamis olur. Katil bile sasirir: “Demek bilmiyordu?” Brad, Morgan’in bu davranisindan katilin iddialarinin gerçek oldugunu anlar. Sonrasi trajedi. Brad, katili vurur ve öcünü alir; ama oyunu kazanan katildir; hem bu, hem de öbür dünyada.
Öte yandan kentte kalip kalmamak, isi birakip birakmamak, Morgan Freeman’i film boyunca birakmayan iç çatismasinin, degerler çatismasinin kaynagidir. Sonda iç çatismasi da çözülür: kentin ona ihtiyaci vardir. “Buralarda” olacaktir.
Thelma ve Louise’deki deger çatismalarini hatirlayalim: Adalete teslim olsak mi olmasak mi? Bunlarin basimiza gelmesi, benim suçum mu, senin suçun mu? Evlerimize, eski hayatimiza geri dönmenin bir anlami olabilir mi, olamaz mi? Erkekler bir gün adam olur mu, olmaz mi? Bütün bunlara verdikleri nihayi yanit etkileyici oldugu kadar da acidir: Iki kadin Grand Kanyona uçarken, Yildirim Türker’in bir deyisiyle “onlarin hissettiklerine duyarlilik göstermeyen sistemin suratina kapiyi çarpmis” olurlar.

XVII. Karakterlerarası İlişkiler
Film öykülerinin çogunlugu, karakterlerarasi iliskilerden dogar ve gelisir.
Film öyküsünde ilginç iliskiler önemlidir. Bayan Daisy’nin Söförü filminde yasli bir yahudi kadinla onun yasli zenci soförü arasinda gelisen ilginç dostluk ve dayanisma iliskisi ele alinir. Yagmur Adam’da genç bir yuppiyle onun otist abisi arasindaki ilginç iliski islenir. Arslan Adam dizisini çogumuz hatirlariz. Bu dizi, fiziksel nedenlerle cinsel iliskiye yer olan bir aska dönüsemeyen (ne de olsa adam bir arslandir!), bu nedenle de dostluk iliskisi arkasinda gizlenmek zorunda kalan platonik bir ask üstüne kuruluydu. Genç, saf ve güzel bir kadinla kelimenin tam anlamiyla arslan gibi bir delikanli arasindaki ilginç iliski sözkonusudur.
Yazar, karakterlerin birbirleriyle ilgili duygularinin neler oldugunu, neler istediklerini, iliskilerinin nasil olusup, çözülüp, gelisip ya da degistigini bilmelidir. Örnegin birbirlerine neleri söyleyip, neleri gizlerler? Kisiler arasindaki karsilikli çabalar nelerdir ve bunlar nasil karsilanmakta ya da sakli tutulmakta? Oynanan kisilerarasi oyunlar, aralarindaki çatismalar nelerdir? Bir kisinin kendi hakkinda kendisinin dahi bilmedikleri seyleri bilenler var mi? Bu sorulari Seven filmi için sordugumuzda, kisilerarasi iliskilerin bu filmde son derece önemli bir rol oynadigini görürüz: Morgan Freeman, Brad’in baba olacagini bilir, daha sonra katilin planini sezer ve son olarak Brad’in ayni anda hem karisini, hem de çocugunu kaybettigini bilir. Brad bunlari hep sonradan ve çok aci yollardan ögrenir. Öte yandan Brad’in karisi Gwyneth hamile oldugunu kocasindan gizler; ayrica Morgan’i yemege davet ettiginde Brad’in bu planindan haberi yoktur vs… Katil ise Brad’in fotograflarini çekmis ve zamanla onu kiskanmaya baslamistir. Öyle ki, Brad’e duydugu hayranlik iliskisi ikili bir sonucu beraberinde getirir: bir yandan onun karisini öldürür, diger yandan ise mücadele ettigi suçlardan birini -kiskançlik- kendi islemis olur. Böylece Brad’le iliskisi yeni bir boyut kazanir gözünde: suçunu ona itiraf edecek ve ayni zamanda Brad’in onu cezalandirmasini saglayacaktir. Görüldügü gibi, kisilerarasi iliskiler ve bunlar çerçevesinde karakterlerin birbirleri hakkinda düsünükleri seylerle birbirlerinden sakladiklari seyler önemli bir yer tutar Seven’de. Ve bunlar olmadan, filmin finali mümkün olamazdi.

Dressed to Kill’deki polisin herkesten, özellikle de fahise kizdan sakladigi sey, aslinda katili yakalamak üzere oldugu ve kizi bu amaçla kullandigidir. Ayni zamanda katil Bobby kisiligini de tasiyan psikolog Caine’dan saklanan sey ise, onun çift kisilikli ve katil oldugunun anlasildigidir. Caine, tek görgü tanigini öldürüp son izleri de yokedecegini zannederken, katil oldugu çoktan anlasilmistir. Tabi burada önemli bir nokta, bunun sadece ana karakterlerden degil, izleyiciden de saklanmis olmasidir.
Karakterler arasinda olusturulacak kontrast, hem ilgi yaratmasi hem de seyircinin karakterleri ayirdedebilmesi için önemlidir. Bunlar zit degerler, motivasyonlar, duygular, mizaç, konusma biçimi ve fiziksel görünüs gibi unsurlar olabilir.

Bazi filmlerde çok yönlü ve hayli karisik iliskiler görülebilir. Örnegin Truffaut’nun Jules ve Jim filminde bir ask üçgeni söz konusudur. Öldüren Cazibe filmi, evli bir erkegin barda tanistigi bir kadinla yasadigi görünüste zararsiz ve hemen unutulacak olan bir one-night-stand’le (tek gecelik iliski) baslar. Ne var ki, bu aldatma, basina olmadik isler açar. Kadin adamin pesini birakmaz; adamin karisiyla tanisir, tehdit etmek amaciyla çocugunu kaçirir vs. Çocugun sevgili tavsanini da kaynar suda hasladiktan sonra, adamin karisini ve sonunda da adami öldürmeye kalkar. Çikarilacak ders: Tek çare tekeslilik!
Öte yandan rahat ve zevkli arkadaslik iliskilerini de pek çok filmde görebiliriz: Cehennem Silahi, X Files, Thelma&Louise, Tango ve Cash…

Özellikle aile iliskileri bazi filmlerde son derece önemlidir. Ingmar Bergman’in pek çok filmi, büyük ve kalabalik ailelerin yüzeydeki uyumlari altindaki sorunlari isler ve bunlari insani varolus çerçevesinde degerlendirip yorumlar. Örnegin kendi filmi olan Yaban Çilekleri kadar, senaryosunu yazdigi ve oglu Daniel Bergman’in yönettigi Pazar Günü Çocuklari filmi de bu yönelimi sergiler. Bu filmler kisilerarasi iliskilerin ve karsilikli etkilenimlerin örülmesi açisindan mükemmel bir duyarliliga sahiptirler.

Bazi filmlerdeki iliskiler ise bir ömre bedeldir; Fellini’nin “Sinema modern insanin ayinidir” lafini yüzümüze çarparlar adeta: Godard’in Serseri Asiklar’indaki kadinla (Jean Seberg) erkek (Jean-Paul Belmondo) arasindaki iliski inanilmaz hos anlar içerir. Örnegin bir sahnede, sevistikten sonra yatakta uzanmis, sigara esliginde hayattan ölüme dek tüm insani konulari içeren bir konusma yaparlar. Ask, ölüm korkusu, yasama istenci, umut ve keder birbirine karisir. Insan tekinin tam da savunmasizligindan ve kirilganligindan beslenen iradesi olaganca gücüyle açiga çikar. Varolusçu bir destanla karsi karsiyayizdir. Bize sorulmadan bu yasama savrulmusuzdur. Onu anlamadan da gidecegiz. Ne yapmali; ölümün saçmaligina, etin bicak tarafindan kolayca yarilmasi karsisindaki savunmasizligin igrençligine, geceleyin kendimizle basbasa kaldigimizda varolusumuzu hissedisimiz karsisinda duydugumuz yalin dehsete ragmen, nasil ve neden inatla yine de yasamayi seçmeli ve sevmeliyiz o zaman?
Bergman’in Persona filminde ise, genç ve siradan bir hemsire kizla, insanlarin sesini duyurabilmeleri için son çare olarak kendilerini yakmaya kalkismalarinin arkasindaki o çaresizligi doguran dünyaya tepkisini konusmama karari alarak disavuran ve ruh sagligi bozuk olan bir kadin arasindaki iliski ele alinir. Hemsirenin sessizligi bozmaya ve kadini konusturmaya yönelik çabasi giderek bir kendi kendine psikanaliz seansine dönüsür: Genç hemsire (hepimizin dost ya da arkadas kazanmak için, yani baskalarinin bize açilmalari karsiliginda gerekli bedeli ödemek üzere yaptigimiz gibi) kendini anlatmaya baslar, kimi masum suçlarini ortaya döker. Ancak siradan anilarin anlatilmasi giderek bir günah ve suçlari itiraf etme durumuna dönüsür. Hemsire konustukça pesini hiç birakmamis olan acilar ve kisilik kaygilari su yüzüne çikar. Fiziksel ve ruhsal aci karsisindaki igrenç savunmasizlik, bir zamanlar baska insanlara yapilan ve alçakligi akil almaz oldugu için hep sir olarak saklanmak zorunda kalinan eylemler, cinsel arzularin güçlülügü ve denetlenemezligi karsisinda duyulan panik ve utanç karisimi dehset… kisacasi hemsirenin neredeyse iki saatlik monologu, modern insan denen ruh çöplügünün belgeseline dönüsür. Utanç ve çeliskilerini ortaya döktükçe, hemsirenin kendinde saptadigi ve izlerini zihninden silemedigi irrasyonelliklerinden kaynaklanan kendine yönelik öfkesi, suskunlugu yegleyen kadina yönelir. Kazanilmak istenen sessiz dost, yargisini belli etmeyen, dolayisiyla da hemsirenin kendisini daha da suçlu hissetmesine neden olan bir yargiça dönüsür. Hemsire aslinda yalvarmaktadir: Bir seyler söyle, beni rahatlat, sana itiraf ettigim kötülükler karsisinda vicdanimi dindiren sözler söyle (kendimde gördügüm tüm kötülüklere ragmen kendimi sevebilecegim ve kendimle barisik yasayabilecegim bir yere konumla beni). Fakat bosuna bekler. Sonuç: az daha siddet kullanimiyla sonuçlanan bir doruk nokta; hemsirenin bir tenceredeki kaynar suyu tam kadina dogru firlatacakken, kadinin “dur” diyerek konusmama yeminini bozmasi. Sonrasi geçiçi bir çözülme; birbirini ve kendini kabullenme, sicak gözyaslari. Baskalarina karsi degil, ancak kendimize karsi kazanabiliriz. Kendimizle sürekli yüzlesmekten korkmamaliyiz: çok aci verse de. Modern olmak, bir yenileyici özyikimdan digerine sürüklenmektir. Yikarken yapmak, yaparken yikmak biçimindeki yazgimizi sevmek zorundayiz.
Öhö öhö… konumuza dönersek: Film öyküsünün önemli bir bölümü kisilerarasi iliskiler agina baglidir.

XVIII. Yan Karakterler
Yan karakterler her filmde mevcuttur.
Bu karakterler ancak yazar izin verdigi ölçüde ilginçtirler.
Eger çok kisa bir süre görüneceklerse, tanitimlari, önemli özelliklerinden bir ya da ikisi vurgulanarak yapilmali.
Yan karakterler tip olmaya yatkindirlar. Çünkü öykü içindeki islevleri, aksiyonlarini motive eden nedenleri dogrulamaya çalismaktan daha önemlidir. Yani islev, çok abartilmamak sartiyla kendini dogrulamanin önüne geçer.
Ancak islevleri, ana karakter rolleriyle beslenen birer düz oyuncu olmalariyla da sinirli kalmamalidir. Örnegin Batman filmindeki Robin, fazlasiyla islevsel, dolayisiyla düz ve silik kalir. Batman’in sadik usaginda bile daha çok kisilik vardir. Oysa Cehennem Silahi’ndaki Joe Pesci, çok itilip kakilmasina ragmen, çokboyutlu ve kendi dogrulari olan biri olarak çizilmistir. Yine Thelma & Louise’de duyarli polis rolündeki Harvey Keitel’i düsünün. Yan karakter olmasina karsin, ayrintili biçimde çizilmistir.

XIX. Karakter Çeşitleri
Gelelim bazi karakter çesitlerine: Bildiginiz gibi, karakterler çesit çesittir… (keh keh)
Komik karakterler genellikle çok abartilidirlar. Ciddi durumlarda rahatlama saglarlar. Örnegin Star Wars’daki sakar ve firlama robotlar ya da Cehennem Silahi’ndaki üçkagitçi, palavraci, gürültücü ve çenebaz emlakçi Joe Pesci gibi.
Kötü adamlar her eve lazim denecek cinsten karakterlerdir. Kötü olmalari çekici olmalarina engel degildir. Örnegin Leon’daki polis Gary Oldman ya da Heat’deki soyguncu Robert De Niro ya da Face/Off’daki alçak Nicholas Cage. Bunlar “Nefret etmekten hoslanacagimiz adamlar”dir. Hatta kimilerinden nefret bile edemeyiz. Kötü kisilerin de bir kisiligi vardir. Bu nedenle kötü adamlarininizi yaratirken, onlara iyi adamlara gösterdiginiz özenin aynisini gösterin.
Bir de insan olmayan karakterleri animsatmakta yarar var: Yunuslar, köpekler, dinozorlar, bilgisayarlar, robotlar, yaratiklar, uzaylilar vs…bunlarin hepsi bir biçimde insanilestirilerek karsimiza çikarlar. Örnegin Jurassic Park’taki degisik degisik dinozorlar arasinda karakter farklari vardir. Yirtici olduklari kadar akilli olan Tyrannosauros Rex’lerin yani sira, onlardan daha küçük, ama daha sinsi yaratiklar olarak sunulan yirticilar vardir vs… Ancak bu ‘esnaf kurnazligi’ sikça kendi tuzaklarina kendilerinin düsmesiyle sonuçlanir. Oysa T-Rex’ler kendi tuzaklarina düsmezler ve dalga geçme konusu olmazlar. 2001’deki bilgisayar HAL’in ise acayip bir karizmasi var. Fakat o soylu, mesafeli, ince hesapli ve sogukkanli Ingiliz Beyefendisi, filmin sonunda devreleri sökülürken yalvarir: “Dur Dave, dur…korkuyorum. Düsüncelerimi kaybetmekten korkuyorum.” HAL, tipki gerçek bir karakter gibi (düsünememek düsüncesi ölüm korkusunun temelinde yatar ve insanidir) çeliskiler, kaygilar ve belirsizlikler tasimis olur. Bu onu son kertede, güdülere bagli olarak daha mekanik bir davranis sergileyen Jurassic Park dinozolarina göre karakter olmaya çok daha fazla yaklastiir. Bazen evler, mekanlar, kentler basli basina birer karakterdir. Spielberg’in ilk uzun metrajli filmi olan Düello’daki kamyon basbayagi bir karakterdir: siyah giyinen, hiç bir seyden sakinmayan, öfkeden kuduran, intikam atesiyle yanan ve gözü dönmüs bir katil adayi! Kamyon sonda uçuruma yuvarlandiginda manyak bir sürücüden degil, manyak bir kamyondan kurtuluruz. Hatta damlayan kani görmemize ragmen sürücüyü görmeyiz. Bunun yerine pekala kamyonun motor yagi damlatilabilirdi.

XX. Karakterlerin Adları
“Insan adi kadardir” diyor bir arkadasiniz verdigi ödevde. Dogruya dogru. Örnegin Heat’teki soyguncunun adi Abidin olsaydi, karizmasinin yarisi gitmis olurdu.
Aslinda adlar çok sey anlatirlar. Özellikle de isimleri tasiyan kisileri en fazla birbuçuk iki saat süren bir filmde bir iki sahne boyunca görüyorsak. Böylece, bir karakterin uzun uzun nasil biri oldugunu anlatmak yerine, onu belli çagrisimlar uyandiran bir isimle tanitiriz sözgelimi. Burada kuskusuz kültürel çagrisimlardan da yararlaniriz. Kemal Sunal’in sapsal rolleri oynadigi filmlerdeki adi genellikle ya Apti, ya da Saban’dir. Mükremin, delikanliligi az çok çagristirir. Tarkan, kahramanlik çagrisimi yapar. Türkan, Gönül, Sevim, Pervin gibi isimler annelerinin dizinin basindan ayrilmayan namuslu mahalle kizlarini akla getirir. Cüneyt, Murat ya da Kemal, efendi ve terbiyeli adamlari akla getirirken, Behçet, Haydar, Tayyar biraz daha üçkagitçi tipleri akla getirir vs.
Gerçekten de düsünmeye deger: Namuslu bir kasiyer kizin adi ne olabilir?(Filiz?) Askeri lisede okuyup gelecegi parlak olan bir tegmen adayi? (Kemal?) Hizli araba kullanmaktan hoslanan ve kizlara laf atan mahallenin biçkini?(Serdar?) Kasabin çekingen ama çaliskan çiragi?(Mustafa?)Madamin paralarini asirtan bakici kiz? (Kezban?) Numara 14’te viziteye çikan ve aslen Adanali olan hayat kadini? (Rüya?) Pamuk isçilerinin agaya karsi baskaldirisini örgütleyen genç isçi? (Yilmaz?) Bir mafya babasi ?(Haydar?) Onunla mücadele eden genç ve idealist bir hukukçu ?(Vedat?)

Burada seçilen ismin rengi, tonu, tinisi çok önemlidir. Sert bir delikanli için daha uygun isimler Kerem ya da Ekrem midir, yoksa Mülahim ya da Müsfik midir? Idealist bir genç gazetecinin adi Hulusi mi olmali, yoksa Ugur, Umut filan mi? 1990’larda güzellik yarismasi kazanan genç bir kizin öyküsünü anlatacaksaniz, adini Müzeyyen ya da Kerime mi koyarsiniz, yoksa Burcu, Esin, Sibel, Ebru, Esra ya da Defne mi?
Kendimi ilk derste, “Merhaba, ben Satilmis Isigan” diye tanitsaydim, kafanizda canlanan “hoca” imgesi daha farkli olmaz miydi.
Kantinde tanismak için firsat kolladigimiz kizin/oglanin adinin Hanzade/Zihni oldugunu ilk duydugumuzda, söyle bir iki saniye duraksamaz miyiz?
Pek çok fikrada oldugu gibi, kimi filmlerde isimler cinsiyete iliskin yanilgilar yaratmak için kullanilir. Örnegin uzun uzun Duygu diye birinden sözedilir, ama bu kisi erkek çikar. Ya da tersi, Ümit diye sözü edilen biri aslinda kadindir.

Öte yandan, isimler kadar, lakaplar da önemlidir. Örnegin mahalle delikanlisinin adi Ekrem’dir, ama herkes ona Eko der. Müzeyyen’e komsu teyzeler kisaca Müzis der. Tekin’e kisaca Teko, Muharrem’e ise Maho derler vs… Bu kisaltmalar ve lakaplar karakterin ilk izlenimini belirli ölçüde degistirir. Lakap kullanimi özellikle kisilerarasi iliskilerin derecelerini ve atmosferini belirtmenin yararli bir yoludur. Eko, Teko ya da Maho, karakterlerin bir klige ya de çeteye üye olduklarini ima etmeye ya da vurgulamaya yarayabilir söz gelimi.
Bir de “Inek”, “Profesör”, “Jilet” vb. lakaplar vardir. Bunlar da karakter hakkinda ipucu verir. Örnegin Jilet lakapli biriyle kavgaya tutusmanin, sagligimiz açisindan yararli olmayacagi açiktir.
“Tanistirayim: George… bu da Frank” ile “Sizleri tanistirayim… Sayin ekselanslari Sir George Quincy Chamberlain… ve de sayin ekselanslari Sir Frank Lloyd Attenborrough” diyaloglari arasindaki fark, basit bir çagrisimii asip, bize karakterler hakkinda sinifsal, kültürel vb. ipuçlari verir.
Karakterlerin isimleri telaffuz etme biçimleri, iliskilerinin niteligini belli eder:
“George, bana su kalemi uzatir misin lütfen?”
“Elbette, Bay Cromwell”

“Peter tatlim, okul nasil gidiyor bakalim?”
“Bilmem…”
“Bilmem de ne demek öyle?”
“Bilmiyorum iste… canim çok sikiliyor, Vera Teyze. (aglamaya baslar)”
“Oooo, gel bakalim teyzene… ne yaptilar sana, anlat bakalim.”

“Adin neydi?
“Michael Wilkins”
“Tamam, simdi beni dinle Michael…

“Adiniz neydi?”
“Wilkins… Michael Wilkins”
“Evet Bay Wilkins, Size söylemek istedigim….”

Sirf isim kullanimindan ve diyalogun gidisatindan bile, kisilerin yas, iliski dereceleri ve aralarindaki hiyerarsik düzen hakkinda bir seyler ögrenebiliyoruz bu diyaloglarda. Oysa kisileri daha görmediniz, di mi?

Isimler bazen açik ya da örtük imalar yapar. Angel Heart’ta insan kiligina giren seytanin adi Bay Lucifer’dir. Lucifer ise aslinda seytanin adlarindan biridir. Bir Alman TV dizisinde insan kiligindaki seytanin adi Baron Lefuet’tir. Lefuet’i tersten okudugunuzda ‘Teufel’ sözcügü çikar. Bu da seytan sözcügünün Almancasidir.

Siddeti seven, kadin düskünü, arsiz ve kanun tanimaz bir dedektifin adi olsa olsa ya Mike Hammer, ya da Dirty (kirli) Harry olabilirdi.

Sosyal ol, bu sayfayı paylaş!

Popularity: 1%

“Karakter” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

Sağlık, genel kültür, sanat, sinematografi, e-devlet, mizah – iyi yaşamaya dair ipuçları ve püf noktaları…

%d blogcu bunu beğendi: