Hikaye Anlatıcısı

Florentine Storytellers of the Fourteenth Century by Vincenzo CabiancaYeni iletişim teknolojilerinin ve kitle iletişim araçlarinin yayginlasmasinin yasamimizi inanilmaz bir hizla degistiren ve erisim alanlarimizi önemli ölçüde genisleten etkilerini tümümüz her an deneyimliyoruz. Eger bilgisayarimiz, internet baglantimiz ve iyi kötü bir ingilizcemiz varsa, can sikintimizi gidermek için dilersek Kanadali dilersek Avusturalyali yasi yasimiza ve begenileri begenilerimize uyan bir arkadas edinmemizin önünde (kabarik telefon faturalari hariç) pek bir engel yok. Ancak birileri de çikip diyebilir ki, soguk yüzlü bir bilgisayar ekraninin basinda can sikintisina çare aramak için debelenmeye ne gerek var? Neden kimse bitisik komsusunun kapisini çalmiyor artik? Bugünlerde bu ikincisini yapma istegine, “nostalji” deyip geçmeyi tercih ediyoruz. Bu nostaljik duygulanimi paylasabilir ya da reddedebiliriz. Bütün yenilikler dirençle karsilasmamis midir yeryüzünde? Bunun böyle oldugunu biliyoruz. Ong’un aktardigina göre, yaziya gösterilen direnç günümüzde önce hesap makinalarina sonra bilgisayarlara gösterilen dirençten hiç de farkli olmamisti. Bellegi yavaslatacagi, zihni durgunlastiracagi ve sözlü iletisimdeki etkilesimi ya da tartisma olanagini yokedecegi gibi gerekçelerle yaziyi elestirenler arasinda, Platon bile vardi.

Görülüyor ki, insanoğlunun en büyük paradokslarından biri de yenilik ve keşfe duyulan arzu ile bu keşiflerin ürünlerine karşı gösterilen direnç boyutunda ortaya çıkıyor. Çünkü her yeni kesfin, hayatimizda yer etmis ve çogu kez bize daha yakin olan bir seyleri alip götürecegini de artik çok iyi biliyoruz. Yenilikler ve kesiflerle birlikte hayatimiza girenler ise çogu kez daha uzak ve daha kisa ömürlü oluyorlar.
Bugün henüz otuzlu yaslarini sürdürenler bile nostaljik bir hüzne kapilarak geçmisin puslarla kapli resimlerini aralamaya kalktiklarinda sasirtici bir degisimle karsilasabiliyorlar. Örnegin, disarida yagan kari camlara degdigi an eriten, harli bir odun sobasinin etrafa saçtigi külleri bir tavsan ayagiyla temizlemeyi sürdürerek, oda dolusu konuga kitlik günleri, seferberlik ya da av öykülerini anlatan bir büyükbaba portresi bugün kaçiniza tanidik gelebilir ki? En azindan “tavsan ayagiyla kül temizlemek mi?” diye sordugunuzu duyar gibi oluyorum. Bununla birlikte konumuz odun sobalari ile birlikte yok olup giden tavsan ayaklari degil elbette. Daha çok, “hikaye anlaticisinin dilini yitirisi”ne getirmek istiyorum konuyu (bu arada yakin tarihimizin puslu resimlerinden gündelik yasamin dönüsümünü irdelemek isteyenlere Ayfer Tunç’un “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adli kitabini siddetle öneririm).

Benjamin hikaye anlaticisinin gözden yitisini söyle dile getiriyor:
“Adi size ne kadar tanidik gelirse gelsin, hikaye anlaticisinin hayatimizda hiçbir hükmü yok. Çoktan uzaklasti bizden, gittikçe de uzaklasiyor… Bir seyi layikiyla hikaye edebilen insanlara gittikçe daha az rastliyoruz artik. Birisi hikaye dinlemek istedigini söylediginde utanip sikilanlara ise gittikçe daha çok”.
…Bunun nedenlerinden biri apaçik ortada: Deneyim deger kaybetti. Üstelik , daha da kaybedecege, dipsiz bir uçuruma düsecege benziyor. Gazetelere her göz atisimizda, deneyimin daha da gözden düstügünü, yalnizca dis dünyayi degil, ahlaki dünyayi algilayis biçimimizin de bir gecede, tahayyül edemeyecegimiz kadar degismis oldugunu fark ediyoruz.”

Bu pasajda üzerinde düsünmemiz gereken iki önemli nokta var. Birincisi, yasadigimiz bir durumu, bir ‘an’i ya da taniklik ettigimiz bir olayi hikaye etmemiz istendiginde neden giderek daha çok çekingenlesmeye basladigimizla ilgili. Bu durum belki dört bir yanimizi kusatan haber ya da hikaye bombardimani arasinda kendi deneyimimizin degerine iliskin gittikçe derinlesen bir güvensizlikten kaynaklaniyor. Ya da deneyimimizi dile getirme yetenegimizin yine ayni bombardiman nedeniyle zayif düsmüs olmasindan.

Deneyimin neden deger kaybetmis oldugu da düsünülmesi gereken diger bir noktayi olusturuyor. Deneyim gerçekten deger kaybetti mi? Deneyimin deger kaybetmesi, belli bir yas kusaginda, belli bir sosyoekonomik sinifa mensup ve benzer çevrelerde yasayan insanlarin deneyimlerinin benzesmeye baslamasi ile ilgili olabilir mi? Bu çok tatmin edici bir yanit degil açikçasi. Deneyimin degerli oldugu günlerde de benzer yasantilara sahip insanlarin deneyimleri belli bir benzerlik gösteriyordu kuskusuz. Ancak yine de, hikaye anlaticiligina dönecek olursak farkli deneyimleri yasamanin hikaye etmede önemli oldugunu görebiliriz.

Benjamin’e göre “bütün hikaye anlaticilarinin beslendigi kaynak agizdan agiza aktarilan deneyimdir… Bir atasözü ‘yolculuga çikanin anlatacaklari vardir,” der; demek ki halkin gözünde hikaye anlaticisi uzaklardan gelen biridir. Ama evinde kalan, namusuyla hayatini kazanan, yörenin hikaye ve geleneklerine vakif kisiyi dinlemek de bir o kadar keyiflidir onlar için. Bu iki tür anlaticiyi eski çaglardaki temsilcileri araciligiyla resmedersek, biri yerlesik çiftçide, digeri ticaret yapana denizcide vücut bulur”.

…Hikaye anlaticisi okuruna akil verebilecek kisidir. Günümüzde “akil vermek” modasi geçmis bir sey gibi algilaniyorsa, deneyimin giderek daha az aktarilabilir hale gelmesindendir. Bu yüzden ne kendimize ne de baskalarina verecek aklimiz yok artik… Iste hikaye anlatma sanati tam da bilgelik, yani hakikatin destansi boyutu öldügü için ortadan kalkiyor.

… Hikaye anlaticiliginin gerilemesiyle sonuçlanan sürecin ilk belirtisi modern çagin basinda romanin dogusudur. Romani hikayeden (ve daha dar anlamda destandan) ayiran, esas olarak kitaba bagimli olmasidir. Romanin yayginlasmasi, ancak matbaanin icadiyla mümkün oldu. Sözlü olarak aktarilabilir olan, yani destanin zenginligi, romanin malzemesinden nitelikçe farklidir. Romani bütün diger düzyazi türlerinden, masal, efsane ve hatta novelladan ayiran, sözlü edebiyattan gelmiyor ve ona dönmüyor olmasidir. Anlatici hikayesinin deneyimden çekip alir, kendi deneyiminden ya da ona aktarilanlardan ve o da bunu kendisini dinleyenlerin deneyimi haline getirir. Romanci ise kendini tecrit etmistir. Romanin dogdugu oda, en temel kaygilarindan misal verip kendini ifade edemeyen, kimsenin akil vermedigi ve kimseye akil veremeyen, tek basina kalmis bireydir”.

…Her yeni günle birlikte yerküreyle ilgili haberler aliyoruz, ama artik dikkate deger hikayelerimiz pek yok. Bu böyle, çünkü artik bütün olaylar bize hazir bir açiklamayla ulasiyor. Baska bir deyisle, günümüzde olup bitenler hikaye anlaticiliginin degil enformasyonun isine yariyor. Aslinda, hikayeyi açiklama katmadan anlatabilmek, anlatma sanatinin yarisi eder. Leskov bunda ustadir… Olaganüstü ve mucizevi seyleri bütün ayrintilariyla anlatir, ama okuru hiçbir zaman olaylarin arkasindaki psikolojik bagi kabul etmeye zorlamaz. Olaylari kendi anladigi biçimde yorumlamak okura kalmistir; böylece anlati, enformasyonun yoksun oldugu genislige ulasir”.

…Bu hikaye gerçek anlaticiligin ne oldugu hakkinda bir fikir verebilir. Enformasyon yalnizca yeni oldugu an deger tasir, yalnizca o an yasar… Oysa hikaye farklidir: Kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yillarca sonra bile harekete geçirebilir.

Roman ve Hikaye
Birinde “hayatin anlami” ve öbüründe “kissadan hisse”
Benjamin’e göre roman ve hikaye birbirlerinin karsisina bu siarlarla çikarlar. Roman çogu kez tam tamina romana yakisan bir aydinlanma aniyla sona erer. “Aslinda, ‘sonra ne oldu’ sorusunun geçerli olmadigi hiçbir hikaye yoktur. Romanci ise sayfanin altina ‘Finis’ yazdiginda, okuru hayatin anlamin sezmeye davet ettigi bu sinirdan bir adim bile öteye geçmeyi ummaz.”

“…Hikaye dinleyen kisi, hikaye anlaticisinin misafiridir; hikaye okuru bile bu mecliste yerini alir. Roman okuru ise, okurlarin en yalnizidir”.

Sosyal ol, bu sayfayı paylaş!

Popularity: 1%

Bir Cevap Yazın

Sağlık, genel kültür, sanat, sinematografi, e-devlet, mizah – iyi yaşamaya dair ipuçları ve püf noktaları…

%d blogcu bunu beğendi: